.
• 24/2/2008 - MEKTEB_İ SULTANİ
|
Mekteb-i Sultani

GALATA SARAYI ENDERUN OKULU
1481-1826
Fatih, Avrupa'daki Rönesans hareketinin farkındaydı, Enderun Okulları (Saray
Mektepleri) Rönesans'a ayak uymak amacıyla kurulmuştu. 2. Bayezit, güzel bir
raslantı ile Galata'da, Tophane'nin sırtlarındaki demir madenleri civarında Gül
Baba'ya rastlayıp konuşması sonucu Galata tepesinde Galata Sarayı Enderun
Okulu'nu yaptırdı ve Gül Baba da ilk hocalardan biri oldu. Gül Baba'nın bektaşi
dedesi olması, Bektaşi kültür ve felsefesinin Galatasaray'da daima etkin
olmasına yolaçmıştır. Gül Baba, Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar yaşamış,
Budapeşte'nin fethinden sonra orada vefat etmiş, cenazesi muhteşem olmuş, Sultan
Süleyman tabutunu taşımış iç organları Budapeşte'deki zaviyesine yaptırılan bir
türbeye, tahnit edilen vücudu da istanbul'a getirilerek Galatasaray'ın
altındaki zaviyesi yanındaki mezarına tevdi edilmiştir. Mektep binası bugünkü
şekliyle (ön avludaki yan kollar hariç), Sultan Süleyman tarafından,
kanunnameleri yenilenerek, Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. 1907 yangınından sonra
Galatasaray mezunu Mimar Vedat ve o zamanki Ermeni başmimar tarafından bugünkü
haline getirilmiştir.
GALATA SARAYI TIBBİYE-İ ADLİYE-İ ŞAHANE 1831 - 1862
Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra Galata Sarayı 2. Mahmut tarafından
Tıbbiye Mektebi olarak açılmıştır. Öğretim Fransızca, Fransız hocalar
tarafından yapılır olmuş. O zamanki dış kapı farklıdır ve bugünkü dış kapı
Sultan Abdülaziz zamanında Galatasaray Sultanisi 1868'de açılırken
yaptırılmıştır.
GALATA SARAYI SULTANİSİ 1867 - 1923
Galata Sarayı, Sultan Abdülmecit zamanında, Tıbbiye Gülhane'ye taşındıktan
sonra boş kalmış, bir ara askeri idadi olarak kullanılmıştı. 1867'de
Abdülaziz'in Avrupa'yı ziyaretinde 3. Napolyon ile yapılan görüşmeler sonucu
Sadrazam Âli Paşa, Fuat Paşa ve Saffet Paşa'nın gayretleriyle bina tamir
ettirilmiştir. Bugünkü ana giriş kapısı da o zaman yaptırılır. Fransa'dan
hocalar, ders araçları getirilmiş, mektep binası alnına Fransa'dan getirilen
büyük saat konulmuş, böylece Türkiye'de ilk alafranga saat uygulaması
Galatasaray'da başlamıştır. 1 Eylül 1868 günü Mr. De Salve müdürlüğünde
Fransızca öğretim yapmak üzere Galata Sarayı Sultanisi açılır. Çok kıymetli
Türk hocalar da Türkçe dersleri vermek için mektebe gelirler. Bu tarihten sonra
Galatasaray, Türkiye'de bir ilkler kurumu haline gelmeye başlar. 1871'de
Fransa'daki 3. Napolyon'un Alman yenilgisi ve Paris Komünü olayları mektep
tarafından yakından takip edilir. Önce Fransa'daki bu karışıklıklar, sonra
Balkan, 1. Dünya ve İstiklal savaşları mektebi oldukça etkiler. Pek çok
Galatasaraylı şehit ve gazi olurlar. Atatürk'ün Galatasaray'a ilgisi 1914-15
yıllarında başlar. 1923'de Cumhuriyetin ilanında Galatasaraylı izciler,
başlarında oymak beyi Adnan Akıska ile Ankara'ya giderler, Atatürk de 1930 ve
1933 yıllarında iki defa Galatasaray'ı ziyaret ve teftiş ederek kutlar ve
imzalı resmini hediye eder.
Gül Baba'yla Bektaşi kültürünü, Tevfik Fikret'le çağdaşlık ve batılılığı,
Fransız kültürüyle özgürlüğü benimseyen Galatasaray, Atatürkçülüğün de
sarsılmaz kalelerinden biri olmuştur.
RUŞEN EŞREF ANLATIYOR
GALATASARAY'DA İLK FUTBOL VE MISIRLI MEHMET ALİ
Mektebin üçüncü sınıfına gelmiştik. Oyun bahçemiz sınıfların arka tarafına
gelen büyük bahçe idi. Burada mektebin mutfağına açılır bir küçük kapı olduğu
gibi, müdürün bahçesinde bir yol vardı. Üç arkadaş ben, Ali Rauf ve Küçük Ali
-sonradan Kabak Ali diye meşhur olan Galatasaray kulübünün meşhur oyuncularındandı-
bir tenis topu almış, aramızda oynardık. Bazı arkadaşlar gelirler, bizim kedi
yavruları gibi, atlaya, zıplaya sağa sola koşa dolaşa, hatta bazan da düşe
kalka oynaşımızı seyrederlerdi... Bir gün, hemen daima, iki eli pantalonunun
iki cebinde gezen, yaz kış palto giymeyen Mısırlı Mehmet Ali de yanımıza geldi.
Mehmet Ali kısa boylu, geniş göğüslü, çelik pazılı bir gençti. Gençti diyorum,
çünkü çocukluk çağını çoktan geçirmişti. Bir gözü kör olduğu için siyah gözlük
kullanırdı. Arkadaşları arasında da 'Kör Ali, Kör Mehmet Ali' diye anılırdı.
Ama bun kimse yüzüne karşı söyleyemezdi. Diyebilirim ki, mektebin en kuvvetli
genciydi. Tabii hallerinde çok sakin, hatta hareketsizdi. Mütalaa salonunda ve
sınıflarda yeri en son sıra idi. Orada başını önüne eğer, okur mu, düşünür mü,
uyur mu? Kimse bilmezdi. Kimseyle konuşmazdı. Şakayı sevmezdi. Gece, yattığı
demir karyolanın bütün demirlerini kırar, koparırdı. Bu onun için bir
jimnastik, bir ekzersizdi. En çok sevdiği ders, kuvvetini gösterebildiği
jimnastik dersleriydi. Deli lakabiyle müştehir jimnastik hocamız Faik Bey'in de
pek sevgilisi idi. Mehmet Ali'nin, jimnastik salonunda, büyük bir
muvaffakıyetle kullanamadığı alet yoktu. En ağır gülleyi o kaldırır, hem de
zahmetsizce kaldırırdı. Barre fixe, barre parallèlle'de asma
merdivende, asma sütunlarda yapmadığı marifetler yoktu. Çift koluyla, tek
koluyla kuvvet gösterileri yapar, herkesi hayret, Faik Beyi de meserret içinde
bırakırdı. Bu sakin, bu sessiz delikanlının bir mubassırı dövüp hapse girmediği
gün de yok gibiydi. Kendisine cezası bildirildiği zaman fesi arkasına atılmış,
gömleğinin ön düğmeleri çözülmüş, kendisi de yere çakılmış bir çelik heykel
gibi dimdik, sessiz ve hareketsiz dururdu. Onun bu acı kuvvetini adamakıllı
tatmış oldukları halde, yine kendilerini tutamıyan talebesi arasında gösteriş
yapmak istiyen, külhanbeyi tabiatlı Rum maitre d'étude'ler surveilant'lar da
vardı. Bunların da ekserisi palikarya Rumlardı. Mehmet Ali bizim top oyunumuzla
ilgilenmeye başlamıştı. Bir ara o da iştirak etti. Biz üç arkadaş, imkanı yoktu
onun ayağından topu alamıyorduk. O, çeki taş gibi ağır adam, fare ile oynayan
bir kedi çevikliğiyle topu önümüzde fırıl fırıl döndürüyordu. Bir gün bize:
'Bir küçük futbol alınız da, size futbol oynamayı öğreteyim!' dedi. Biz o
zamana kadar futbolu bilmiyorduk. O zaman, spor edevatı satan bir İngiliz
mağazası vardı. Oradan bir topla bir pompa aldı. Futbol başlamıştı. Biz üç
arkadaş ve Mehmet Ali top oyununa girişmiştik. O bize ayakların nasıl
kullanılacağını, ayağın iç ve dış yanları ile topun nasıl idare edileceğini,
havadan hızla gelen topun derhal yerde nasıl durdurulacağını, o hızla inen
topun ufkî bir şekilde, derhal, kaleye nasıl atılacağını, karşınıza gelen muhasımın
elinden topun nasıl kurtarılacağını, ya iki tarafındaki arkadaşlardan birine,
yahut ileride hatta bazan da gerideki arkadaşa nasıl aktarılacağını, öndeki
topu ayak vasıtasiyle kaldırıp başla nasıl vurulup ileri atılacağını, havadan
hızla gelen topu arkadan topukla vurarak nasıl öne alınacağını, hasılı,
futbolla ilgili binbir oyunu bize öğretiyordu... Bazan biz kalede duruyorduk, o
şut atıyordu, tutmak ne mümkündü? Bazan o, kalede duruyordu, biz şut atıyorduk.
Geçirmek ne mümkündü. Mehmet Ali topa elle hemen hiç dokunmazdı. Hatta kaleden
atarken bile ayağının ucuyla usulca kaldırdığı topa öyle bir vuruş vururdu ki,
top gülle gibi fırlar giderdi. Karşısında durmağa kimse cesaret edemezdi. Bize,
topa vuruşun çeşitli şekillerini gösterip öğrettikten sonra tek kale teşkil
etmemizi söyledi. Yeni katılan birkaç arkadaşla tek kale kurduk. Kendisi kaleye
geçti. O çeviklikle kalece pek, pek az bulunurdu. Topu öyle idare ediyordu ki,
biz hayrette kalıyorduk! Hem de tek gözüyle... Bazan da bizlerden birimiz kaleye
geçiyorduk, o bize şut atmanın tekniklerini gösteriyorduk. Fakat onun attığın
şutun karşısında kim durabilirdi? Top kaleciyle beraber ağlara takılır... Gün
geçtikçe top hevesi artmağa, yeni yeni oyuncular katılmaya başladı. Fakat
çığırından da çıkmıştı. Bir kör döğüşü halini almıştı. Oyundan çekilen ve bir
zamanlar, oynayanları uzaktan seyreden Mehmet Ali oyundan tamamiyle çekilmişti.
Ondan sonra da onun ne olduğunu hatırlayamıyorum.
Ya mektepten çıktı, yahud da çıkarıldı. Fakat, ondan yadigar kalan futbol
şekillenmeye başladı. Doğrusunu söylemek icap ederse oyunlar onun gösterdiği
nizam ve intizamdan usul ve kaideden uzaklaşmıştı. Önceleri bir curcuna haline
gelen oyunlara iştirak eden ve bir zenci Abdülmuttalib vardı ki, gözlüklüydü.
Son derece miyoptu. Topa vuracağı zaman gözlüğünü eline alır, gözlerini kapar,
Allah'a sığınır, bir domuz topu gibi kaldırır kendini boşluğa atardı. Artık
tekme kimin kısmeti ise ona rastgelirdi. Çok zaman top yerine, karşısına
çıkanın çenesini bulurdu, çenesi kırılan, bacağı sakatlanan haline şükrederdi.
Oyunlar öyle bir hal almıştı ki, tasvir ve tasavvuru mümkün değildi. Ne rüzgar,
ne yağmur, ne kar bu çılgınlar fırtınasını dindiremezdi. Derslere, hatta
yemeklere toz, toprak, çamur içinde girer, bunda da hiçbir mahzur görmezdik...
Nihayet, sabah, öğle ve akşam, büyük teneffüslerde, kunduracının yanına koşar,
ayakkabılarımızı, pantolonlarımızı değiştirir, bahçeye öyle fırlardık. Başka
çare bulamamıştık... Sonraları Bazar Alman'da satılmaya başlanan defter
sabunlar imdadımıza yetişmişti. Oyun biter bitmez, çeşmelere koşar, defterden
kopardığımız birkaç yaprak sabunla elimizi, yüzümüzü yıkardık. Allah yıkamak
eylesin!...
Hiç olmazsa çamurun kabası giderdi. Futbol gittikçe genişliyor ve
kuvvetleniyordu. Fakat biraz da tatonmant'larla... İleride Galatasaray kulübünü
teşkil edecek olan elemanlar da görünmeye başlamışlardı:
İç Robensonlar, Kürt Celal, Sütlaç Bekir, Emin Bülend, Küçük Ali, Ali Sami, Ayı
Nikolof, Sütçü Milo.
Robensonların en büyüğü Yakup
hakikaten de, sade yaşça değil, boyca da en büyükleri idi. Fakat çapaçulca bir
gençti. Gençti diyorum, çünkü çocukluk çağını çoktan geçirmişti. Ortancaları,
Abdürrahman, en ağır başlıları idi. Küçükleri Ahmet Robenson en sevimli, en
cana yakın en hareketlileriydi. Daha küçük kardeşleri olduğu da söylenirdi. Ben
onu hiç tanımıyorum. Bunlar aslen İngilizdiler. İhtida etmiş, Türkleşmişlerdi.
Belli idi ki, futbola da bir dereceye kadar vakıftılar... Kürt Celal, çok
canlı, çok şirin, çok sevimli, çok da kuvvetli bir arkadaştı. Oyunda daima
ileri, daima ileri giderdi. Gerilediği görülmemişti. Topu ayağıyla
karşısındakini de omuzları veya gödesiyle sürer götürürdü. Zaten, söylediğim
gibi, bu ilk toplu oyunlar intizamlı, tertipli, kaideli birer oyun olmaktan
ziyade, sür gitsin oyunlarıydı. Kürt Celal, yazı hocamız Kürt Ahmet Efendinin
küçük kardeşi idi. Ahmet Efendi, ne kadar karanlık, ne kadar ağır, ne kadar
durgun idiyse Celal de o kadar neş'eli, o kadar çevik, o kadar hareketli idi.
Biçare, Balkan harbinde şehit olan fedakar, vatanperver arkadaşlarımızdandı.
Sütlaç Bekir, müdür Abdurrahman Beyin odacısı Mehmet Ağa'nın küçük oğluydu.
Çiçek bozuğu olduğu için arkadaşları kendisine Sütlaç Bekir derlerdi. Çok
mûnis, çok uysal, çok sevimli, çok hatırşinas, çok candan bir arkadaştı. Güçlü,
kuvvetli ve gürbüzdü. Emin Bülend, Macar Ömer Paşa'nın oğlu veya torunuydu. Çok
mert, çok kuvvetli, sporsever, yüksek sesli, hareketli, kızıla çalar sarışın
renkli, çok terbiyeli bir arkadaştı. Vakit vakit şiir de yazardı. Galatasaray
ilk futbol takımının kıymetli elemanlarındandı. Mektepten mezun olduktan sonra,
Tevfik Fikret merhumun mektep müdürlüğü zamanında, Galatasaray'da, bilhassa ilk
başlıyan çocuklara hoca olmuştu. Orada tekrar buluşmuştuk. Son derece idealist,
son derece milliyetperver, ateşli bir gençti. Küçük Ali Çerkezdi. Çevik,
süratli, kuvvetli bir arkadaştı. Mehmet Ali ile çalıştığımız zaman o da
beraberdi. O, sonradan kulübe girmiş ve esaslı bir eleman olmuştu. Zaten saçsız
denecek kadar seyrek saçlı olduğundan başını ustura ile traş ettirirdi. Ali
Sami ile karıştırılmaması için Küçük Ali denirken arkadaşları arasında adı
Kabak Ali kalmıştı. Ali Sami, koşmak, oynamak, bağırıp çağırmaktan hoşlanmaz,
zayıf uzunca boylu, çok nazik ve terbiyeli bir arkadaştı. Oyununda iş yoktu.
Mektepteki oyunlarda birkaç defa kaleci durmuş, büyük bir iş görememişti. Fakat
idare hussunda muvaffakiyetliydi. Arkadaşları bir araya getirir, nizam ve
intizam temin ederdi.
Nitekim, Galatasaray Kulübü teessüs ettiği zaman da idareciliği ile temayüz
etmiş, kulübün reisi olmuştu. Denizciliğe de maildi. Kulübün denizcilik
kısmında, gemicilerin kullandıkları ip düğümlerinin çeşitlerini gösterir
koleksiyonlar yapmıştı. Beni, müzelerini gezmeye çağırdığı zaman, bütün bunları
ve aldıkları kupaları göstermişti. Mektepte iken, biz onunla öğle tatilleri bir
saat kadar süren Cuma günleri oynamak için, anfiteatr'da yapılan din
derslerinde futbol dikerdik. Mektepten çıkmaya müsaade etmedikleri için, yeni
futbol alamaz, eskilerinin işe yarar kısımlarını ayırır, çifte dikişle, yani
kunduracı dikişiyle, birbirlerine ekleyip dikerdik ve oynanılabilecek bir
futbol meydana getirirdik.
Ayı Nikolof, Bulgardı. Hakikaten de ayıya benzerdi. Hemen hemen hiç boynu, yok
gibiydi. Kafası boyunsuz olarak gödesine yapışmış hissini verirdi. Geniş
omuzlu, çıkık göğüslü, domuz gibi kuvvetli, fakat korkak bir gençti. Kürt Celal
onun celladı idi. Hiç arkasını bırakmaz, rastgeldiği yerde yan yan çarparak
itip kakıştırmaktan anlatılmaz bir zevk alırdı. O da hem gözleri, hem
sözleriyle yalvarır, Kürdün elinden yakasını kurtamaya uğraşırık. Futbolu fena
oynamazdı.
Sütçü Milo, Karadağlı idi. Çocuklar kendisine Sütçü lakabını koymuşlardı. Uzun
boylu, kuvvetli, yüzü gülmez bir gençti. Bu da Celal'den Şeytandan yılar gibi
yılardı... Daha sonradan oyuna katılanlar çok olmuştu. Bu suretle de bir iki
tim meydana gelmiş bulunuyordu.
Galatasaray futbolu, lise hudutları dışına da taşmıştı. Biz o zamanlar daha ,
teşekkül eden kulübe iştirak edememiştik. Yeni vazifeler, bizi bu iştirakten
alıkoymuştu. Mektepte iken futbol bir ihtiras halinde bütün talebeye sirayete
başlamıştı. Tatil günlerinde harice taşan bu sirayet, mektep zamanlarında bir
hastalık halindeydi. Top lastikleri patlayıp tamir edilemez hale gelince
mektebin duvarlarından aşıp yeni bir lastik veya bir top tedarik edilemeyince
meşin topun içine paçavralar doldurularak oynamaya kadar varılıyordu.
Hele yağmurlu zamanlarda... Kurşunla doldurulmuşa benziyen topa vurmaya çalışan
ayakların, bacakların, onu tutmaya çalışan kolların, hele öpüşme felaketine
uğrayan yüzlerin iler tutar, görür, görülür hali kalmıyordu. Karşılıklı tekme
düelloları yüzünden ayaktan, bacaktan mahrum kalmak, hatta tahammülü olmayan
birkaç arkadaş da hayatlarını kaybetmek bedbahtlığına uğramıştı... En çok
keyfimize giden zamanlar tatil zamanları ve cuma günleri öğle teneffüsleri idi.
Bu teneffüsler cuma namazı münasebetiyle bir saat devam ederdi. Ama camiye
gitmek mecburiyeti çok zaman oyundan da mahrum ederdi. Bu namaz işlerine bakan,
pek de okur yazar takımından olmadığı için Necip Ağa diye anılan ihtiyar, fakat
dinç ve inatçı bir adamcağızdı. Arkadaşlar onu her seferinde yeni bir oyunla
faka bastırdıklarından hiçbir şeye de inanmaz olmuştu. Kah hastalık, kah medh ü
sena ederek binbir sebep icad ederek izin koparmak çareleri ararlardı.
Bir Cuma günü, arkadaşımız
Feyhaman, yağlı boya ile koluna büyük, kanlı, irinli bir yara şekli yaptı.
Boyalar da tamamen kurumadan kocaman bir bezle sardık, iki arkadaş da kollarına
girerek Necip Ağa'nın önüne kadar götürdük. Feyhaman yüzünü, gözünü
buruşturarak ıstırap alametleri gösteriyor biz de
kendisine acır bir halde görünüyorduk. Bu halde ne namaz kılabilmesine, ne de
hatta abdest alabilmesine imkan olmadığını söyledik. Feyhaman ahlar, oflarla
sızlanıyor, büyük ıstırap çekiyormuş gibi görünüyordu.
Necip Ağa bu gibi oyunlarla kaşarlanmış, hiçbir şeye inanmaz olmuş, ihtiyar bir
kurttu. Şüpheli bir sesle: 'Açın bakayım! deyince biz hemen büyük teessürler ve
ihtimamlarla yaranın sargısını açmaya başladık.
Sargı sona gelince kandan, irinden berbad hale gelmiş yara meydana çıkıverdi.
Necip Ağa manzaradan fenalaşmıştı; ona 'Kapa! Kapa!', bize de 'Götürün!' diye
bağırdı. Keyfimize pâyan yoktu. Oyunumuz tamamiyle muvaffak olmuştu. İyi ama
yara Feyhaman'ındı. Onun yanında bulunan biz iki arkadaşın mazeretimiz neydi?
Necip Ağa bunu düşünebilecek kafada değildi. Hemen onun yanından ayrılır
ayrılmaz, Feyhaman kolundaki bağı çözüp attı. Boyaları çakı ile sıyırdı. Deli
gibi kendimizi bahçeye attık.. Biraz sonra idi. Feyhaman havadan gelen topa
yetişip tekmeyi savurmak üzere alabildiğine koşarken, kontrol için bahçe
kapısından giriveren Necip Ağa ile kucak kucağa gelmez mi? Ağzı hayretten yarı
açık kalan Necip Ağa 'Bre kafir! Hani yara?! Yara ne oldu?' deyince, biz
yetiştik 'Görmüyor musunuz hocam! Çocuk can acısıdan, nasıl deli gibi sağa sola
koşup duruyor. Bir türlü yerinde duramıyor!' dedik. Feyhaman çoktan kaçıp
gitmişti. Biz de ayrıldık. Bu işe hiçbir mana veremiyen Necip Ağa, bir müddet
aptal aptal baka
kaldı...

GALATASARAY’DA İLK FUTBOL
GALATASARAY LİSESİ’NDEN DOĞAN FUTBOL GELENEĞİ
Güven Sayın
Hepimizin, branşta isminden iftiharla bahsettiği Lisemizin, Türk futbolunun
kuruluşunda oynayacağı önemli rolü, zamanının en iyi futbolcularından sayın
hocamız Bekir Bircan'dan belirtmesini rica ettik. Kendisi bizi nezaketle
karşıladı ve suallerimizi cevaplandırdı.
Aşağıda da görüleceği gibi, Türk olarak, Türkiyede ilk futbolu Galatasaray
Lisesi talebeleri oynamış ve geliştirmişlerdir. İşte Hocamızın bu mevzuda
anlattıkları:
- Galatasaraya futbolu ilk defa olarak 1900'de Kadıköy'deki ' Frère 'lerden
gelip mektebimizin lise kısmına giren 425 Mustafa Bedri getirmiştir.
O zamanın futbolu, bugünkünden çok farklıydı. Her oyundan sonra bir sürü
arkadaş hastanelik olurdu. Adeta Rugby oynar gibi!..
Okulda dolayısıyla Türkiye'de ilk futbol oynayanlar : 407 Ali Rana (Eski...
milletvekili ve Tekel Bakanı),1085 Hasan Fikret (Galatasaray müdür-"
sanisi, merhum), 65 Hüseyin Münir (merhum), 159 Mustafa Hayri (Banka Müdürü,
merhum), 364 Refik Cevdet (eski Galatasaray öğretmeni), 889 Ali Sami (merhum).
Bu futbol iki sene kadar
devam etti. İdare bu oyunu daima yasak ediyordu. Oyunlar yine Grand Cour'da oynanırdı.
Oraya girmek haylice zor bir işti. Zaten orası bir spor merkezi olduğu kadar
bir Forum'du da. Mektebin edebiyatçıları, matematikçileri orada toplanır,
gizlice gelen gazeteler orada okunur ve fikir beyan edilirdi.
Bu bakımdan dışarıda kulüp kurmak gerekiyordu. 1903'te Ali Sami'nin teklifi
üzerine kulüp kuruldu. İlk içtima Farisi Hocası merhum Macit Efendi'nin
dersinde, anfide sıraların altında oldu. Biz de başkasınıflardan kaçıp oraya
geldik.
Reis Ali Sami Yen; Katip Emin Bülent (merhum, şair); Kasadar Asım Tevfik oldu.
İdareden korkularak kulübe Galatasaray ismi verilemiyordu. Arkadaşların
bazıları Glorya, bazıları Odaks, bir kısmı da Kartal ismi üzerinde
duruyorlardı. Sonunda Kartal ismi galip geldi. Kulübün ismi Kartal oldu. Bir
kartalın açık ağzında bir top; damgamız da bu idi. İlk aidatımız olan yüzer
parayı bununla topladık. Dışarıda egzersizlere ayrı ayrı giderdik. Zira
Abdülhamid'in devrindeydik ve hür türlü toplantılar yasaktı. Bu idmanları şehir
haricinde kırlarda yapardık.
İlk renk milli renkti: Kırmızı-beyaz. Fakat sonra hükümetin şiddetinden
korkarak Sarı-siyahı kabul ettik. Toplantı yerlerimiz mektebin karşısındaki
Bulgarın sütçü dükkanı, Kadıköy Kuşdili'nde muhallebici Anton'un dükkanı,
bugünkü Fener stadının karşısında Lazar'ın kahvesiydi.
İlk egzersizi Kurbağalı derede yapıyorduk. Yanımıza iki kişinin yaklaştığını
gördük. İlk önce hafiye zannederek korktuk. Fakat iyice yaklaşınca bunların o
zamanki Moda-İngiliz kulübüne mensup adamlar olduklarını anladık. Onlar bize
futbolun nasıl oynanacağını izah ettiler, ilk dersimiz bu oldu.
İkinci egzersizi kağıthane sırtlarında yapmak istedik. Arkadaşlardan Emin
Bülent o hafta mektebe gelmemişti. Çamlıca'daki evine telgraf çektik. '-Pazar
günü toplantı var, gel.' Bu telgrafı o zamanın sansürü derhal saraya bildirmiş.
Nitekim top oynarken hafiyeler tarafından sarıldık. Durumu okul müdürü
Abdurrahman Şeref Bey kurtardı. Saraya giderek bizim hakkımızda şefaatte
bulundu.
Bir gün yine Kuşdilinde Moda İngiliz kulübünde bir antreman yaparken bu defa
Kuşdili Komiseri polislerle oyun sahasına girdi. Biz Türkleri oyundan menederek
kararkola götürdü. Karakolda katibimiz Emin Bülent Polisleri korkutmak için
saraya mensup olduğumuzu söyleyerek onları tehtid etti. Böylece serbest
bırakıldık.
O zaman hiçbir Türk kulübü ve seyircisi yoktu. Mevcut kulüpler Moda-ingiliz
kulübü, İmojen isminde İngiliz sefaret gemisinin tayfalarından mürekkep bir
takım Kadıköy isminde Rum ve İngilizlerden kurulu bir diğer takım, nihayet
tamamen Rumlardan teşekkül eden Elpis (esperans) idi.
Bunlarla yaptığımız maçlarda daima yeniliyorduk. O vakitler İstanbul'da çıkan
Levant-Herald adlı bir İngilizce gazete bu maçların kritiğini yapıyordu. Fakat
isim ve takımımızdan bahsedemez 'another club' diye yazardı. 'Saray'
kelimesinden korkuluyordu. Bize Galatasaray isimini daha sonra halk taktı.
Moda'dan Horest Armitach isimli oyuncu bizim kulübe kaptan olarak geldi ve bize
futbolu bütün incelikleriyle öğretmeye başladı.
İlk maçında Kadıköy'e 11'e karşı 8 golle yenilen Galatasaray nihayet, azimli
çalışması sayesinde aynı takımı 4-0 kazanmaya muvaffak oldu. Bu arada mevcut
bütün kulüpleri de yenerek şampiyon çıktı ve bunu üç sene devam ettirdi.
(1908). Kulübün resmen tesisi 1905'tedir.
Bir gün, bir cumartesi, İstanbul tarafında geçmiştik. Şişman Yanko'nun
mağazasının vitrinlerinde renkleri sarı ve kırmızı olan ve birbiri üzerine
atılmış iki kumaş duruyordu. Hepimiz çok beğendik bu iki rengi... Fakat Emin
Bülent'i bir türlü vitrinin önünden çekemiyorduk. 'İlle bu renkleri alalım.
Sarı-kırmızı renk yeşil sahanın üzerinde! Bundan alası olamaz...' diyordu. Onun
bu ısrarı üzerine kumaşları satın aldık ve diktirilmesi için de Ali Sami'ye
devrettik. O da bunları ablalarına diktirdi. İşte Sarı-Kırmızı rengi alışımızın
hikayesi...'
Bundan sonra Bekir Hoca'dan şu
mahut 7-0'lık maçı nakletmesini rica ettik. Dudağında o zarif gülümseme ile
anlatmaya başladı:
'-Yavaş yavaş başka kulüpler de kurulmaya başlamıştı. Fenerbahçe de bunların
arasındaydı. Bir fırtınalı havada Fener'le Kadıköy'de maçımız vardı. Vapurlar
güçlükle işliyordu. Çayıra vardığımızda takımda sadece yedi kişinin orada
mevcut olduğunu gördük. Fener'e bu maçı tehir etmemizi rica ettik; kabul
etmediler. Oynamazsanız bir seramonimizi yaparız, dediler. Kaptan Emin Bülent
yedi kişilik takımı kurdu. O gün sakat olan Ali Sami'yi kaleye aldık. Saha
çamurlu ve berbattı. Fakat bu mühim maçı, top kalemize bir kere
gelmemek üzere, 7-0 gibi açık bir farkla kazandık...
Galatasaray İstanbul şampiyonu olduktan sonra, Türkiye'de ilk defa olarak,
yabancı bir takımı, Macarları, Temaşvar Üniversitesi Futbol Takımını davet
ettik. Ve yine Türkiye'de ilk defa olarak dışarıya çıktık.Başlarımızda feslerle
yaptığımız bu seyahatte önce Bükreş'te Romenleri rahat rahat yendik. Fakat
Maceristan'da iki mağlubiyetin yanısıra sadece birberaberlik koparabildik. Hele
Peşte'deki son maçımızda 7-1 gibi acı bir mağlubiyete uğradık...
Avdette takımı kuvvetlendirmek için yeniden teşkilatlandırdık. Yine Galatasaray
Kulübü Türkiye'de ilk olarak deniz sporlarını, hokey, halat çekme, boks,
izcilik, aletli ve aletsiz jimnastiği getirmiş, memlekette ilk idman
müsameresini vermiştir. Bu kulübün elemanları da yine ilk defa olarak Türk
Futbol Teşkilatını kurmuşlardır.'
Okulumuzun, dolayısiyle Galatasaray Kulübünün futbol tarihçesini en yetkili bir
ağızdan dinlerken, biz de o devri yaşar gibi olduk. Muhterem hocamıza mecmuamız
adına teşekkür edip ayrılırken, dünkü futbolcularımızın muvaffakiyetini bügünkü
arkadaşlarımızın hakkiyle devam ettirdiklerini düşünerek büyük bir haz duyduk.
|
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!
|
|
|
|
Hakkımda
TRİBÜNLERDE COŞACAKSIN, KUPALARI ALACAKSIN, SEN ŞAMPİYON OLACAKSIN, SENİ SEVMEYEN ÖLSÜN
| |